Kaç Kaşık Yersen Yensin, Hepsi Sadece “Tadım” Sayılır

İşte mutfaktaki en eski, en gizli ve en hepimizin bildiği sır: Yemek pişerken en çok yiyen kişi, kesinlikle yemeği yapan kişidir. Misafirler, eş, çocuklar — onlar sadece kalanlarla...

06 Ağustos 2026 Yayınlandı 4 dk okuma 10 görüntülenme

İşte mutfaktaki en eski, en gizli ve en hepimizin bildiği sır: Yemek pişerken en çok yiyen kişi, kesinlikle yemeği yapan kişidir. Misafirler, eş, çocuklar — onlar sadece kalanlarla yetinir. En güzel parçalar, en lezzetli lokmalar, en taze ve en sıcak olanlar ise tencerenin başında duran kişiye aittir. Ve hiçbir zaman buna “yemek yemek” denmez. O daima “kalite kontrolü” dür, “gözlem” dir, “acil kontrol” dür.

 

Yemek yapmaya başladın mı, orada bir ritüel başlar. Malzemeleri doğradın, tencereye koydun, suyu ekledin, ateşi açtın. Şimdi bekleme süresi. İlk beş dakika huzurlusun. Sonra aklına ilk soru gelir: “Acaba tuzu tam mı oldu?” Hemen kaşığı alırsın, küçük bir damla… Evet, tuzu yerinde. Kaşığı bırakırsın.

On dakika sonra bu sefer başka bir endişe: “Baharatı az mı koydum, yoksa çok mu?” Tekrar kaşık başa. Bu sefer biraz daha fazla. Hatta tadına bakarken biraz da yanlışlıkla ağzına bir parça et düşüyor. “Aman, ne tesadüf!” dersin. Oysa elin tam olarak nereye gideceğini çok iyi biliyordu.

Sonra kıvam kontrolü gelir. “Şimdi pişti mi, yoksa bir beş dakika daha mı lazım?” derken yine tadına bakarsın. Bu sefer sadece bakmakla kalmaz, bir lokma daha yersin. Sonra karıştırırken “şu büyük parçayı bir küçük alayım da ufaltayım” dersin — ve o parça gider ağzına. Artık sayıyı unutmaya başlarsın. Kaç kez tadına baktın? Üç mü, beş mi, sekiz mi? Fark etmez, çünkü hepsi “kontrol” idi. Yemek değildi, sadece bakımdı.

Zaman geçer, yemek kokusu bütün evi sarar. Her döndüğünde tencerenin başına uğrarsın. Bazen bir kaşık, bazen parmağının ucuyla, bazen de “şuradan bir tane daha alayım da tadı güçlendireyim” bahanesiyle. Kendine sürekli aynı telkrarı yaparsın: “Sadece kontrol ediyorum, yemiyorum ki! Sofrada yerim ben.” Kafan buna tamamen inanır ama miden çoktan dolmuştur bile.

Ve en komik an gelir: Yemek hazır, ateşi kapatıyorsun. Tencereye bir bakıyorsun — dibinde sadece yarısı kalmış. Öyle şaşkın durursun ki! “Vay canına!” dersin, “Bu kadar çok pişirmiştim, nerede gitti acaba?” Buzdolabına bakarsın, masa örtüsünün altına bakarsın, sanki birisi gizlice gelip yemiş gibi davranırsın. Oysa sen biliyorsun, ben biliyorum, tencere biliyor — hepsini sen yedin. Ama itiraf etmezsin. Çünkü sen sadece “tadına bakıyordun.”

Kalanı güçlükle tabaklara paylaştırırsın. Herkesin tabağına azar azar koyarsın, kendine de en küçük parçayı alırsın. Yanındakiler oturur, ilk lokmayı alırlar ve gözleri parlar: “Çok lezzetli olmuş, eline sağlık!” derler. Sen de gülümsersin, teşekkür edersin. Ama içinden geçen şey şudur: Evet, biliyorum. En lezzetli olanları ben yedim zaten.

En yumuşak, en sulu, en mükemmel pişmiş olanlar — hepsi pişerken senin oldu. Kalanlar ise sadece “idare eder” seviyesinde. Ama kimse bilmez. Ve en güzeli, sofraya oturduğunda bile hâlâ açsındır! Çünkü bütün o yediklerin “yemek” sayılmazdı, sadece kontroldü. Şimdi gerçek yemek zamanı!

Hafta içi de hafta sonu da, tek başına yapsan da kalabalığa da, bu kural hiç değişmez. Tadına bakmakla başlar, bütün tencereyi bitirmekle biter. Ve biz hep aynı cümleyi kurarız: “Bir daha yapacağım, bu sefer gerçekten sadece bir bakacağım!” — hiçbir zaman tutmaz elbette. Çünkü mutfakta en lezzetli olan şey, pişerken yenen lokmadır. Bunu bilen bir tek biziz, bir de tencere.

Paylaş:
admin
admin 204 yazı

0 Yorum

Sohbet

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.